----- HASAN CEMAL -----
3/6/2008
Kategori: haber

uzun zamandır bloğuma birşeyler eklemiyordum daha doğrusu yayınlayacak iyi bir şey bulamıyordum ama babam elinde bir gazate küpürü ile yanıma geldi ve bu yazıyı gösterdi bende hemen yazının bulunduğu siteyi açtım ve sizlerle paylaşmak istedim muhakkak okunulması gereken bir konu tavsiye ederim....

 

PKK’nın gölgesiyle asker gölgesinde Kürt meselesi...

- I -

Karanlık, mahkumlara yönelmiş ağır bir silah gibiydi. Gece mi, gündüz mü belli olmuyordu.
Leyla’nın bir külçe gibi fırlatılıp atıldığı hücre öylesine küçüktü ki, o minyon bedeni iki büklüm olmasına rağmen sığamıyordu.
Biraz uyuyabilse güç toplayacaktı.
Bitişik hücrelerden gelen çığlıklar, inlemeler uyumasına izin vermedi.
Ayak seslerinin hücresinin kapısına dayanması uzun sürmedi. Kapıyı hışımla açan irikıyım iki polis, hoyrat elleriyle kaldırdı onu yerden. Ellerini arkadan bağlamakla kalmayıp, gözlerini de kara bir bezle kapattılar.
“Yürü bakalım sorguya” derken bir yandan da kollarından tutmuş sürüklüyorlardı. Sorgu odasına girer girmez tekmeler, tokatlar inmeye başladı bedenine. Hem vuruyor hem de soyunmasını istiyorlardı.
Leyla direniyor, direndikçe yumrukların, darbelerin şiddeti artıyordu. Birkaç dakika bile sürmedi kendinden geçmesi.
Bayılması, ellerinden kurtulmasına yetmemişti. Hortumla soğuk su tutarak ayılttıklarında gözlerindeki bağ dışında üzerinde hiçbir giysi kalmadığını anladı.
Yerden biraz yüksek bir yere yatırılmış, vücudunun hassas yerlerine teller bağlanmıştı.
Elektrik akımı şimşek hızıyla vücunu sardı, bütün sinir uçları aynı anda gerildi.
Tarifi zor, dehşetli bir acıydı bu.
Binlerce keskin bıçak aynı anda saplanmış, vücudunu dilim dilim doğruyordu sanki.
“Söyle, bu şifreyi kime götürecektin?”
12 Eylül yeni bir Leyla Zana yaratmıştı.

- II -

Kapı çaldı. Kapıyı açtıklarında önde duran eli telsizli polis amiri, Diyarbakır Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ’dı.
Beş yıl sonra Susurluk kazasında yaşamını yitirecek ve bütün Türkiye’nin tanıdığı bir isim olacaktı.
Leyla, çay ve meyve servisi için hazırlık yaparken Kocadağ, Mehdi Zana’yla sohbet etmeye başlamıştı.
“Bu kan ne zaman duracak?”
Mehdi:
“Size bağlı.”
“Hayır, size bağlı. Siz Kürt aydınları olarak karşı çıkmış olsaydınız bu kadar kan akmazdı.”
“Siz Kürtlerin varlığını inkar etmeseydiniz kan hiç akmayabilirdi.”
Hüseyin Kocadağ:
“Ama gün gelir hepiniz bu kanda boğulursunuz.”
“Evet boğulabiliriz. Ama siz de sorunu bu şekilde halledemezsiniz. Mutlaka bir gün birileri başkaldırır. İnkarla sonuç alamazsınız.”
Hüseyin Kocadağ sinirlendi.
“Hepiniz öleceksiniz” diye çıkıştı.

- III -

Bir gazeteci yaklaştı Leyla’ya.
“Ben sizi Meclise ilk geldiğiniz günden beri dikkatle izliyorum. Anlamaya çalışıyorum” dedi.
Devam etti:
“Neden PKK’nın silahlarının gölgesinden kurtulamadınız?”
Leyla alaylı bir ifadeyle yanıtladı:
“Siz gazeteci olarak ne zaman Genelkurmay’ın gölgesinden kurtulursanız, biz de o zaman PKK’nın gölgesinden kurtuluruz.”
* * *
Kürt sorunu nedir?
PKK nedir?
Şiddet ve terörün kaynakları nedir?
Faili meçhul nedir?
Yargısız infaz nedir?
Askeri darbe nedir?
Butün bunları yalnız öğrenmek değil, aynı zamanda hissetmek istiyorsanız, Faruk Bildirici’nin son kitabı “Yemin Gecesi, Leyla Zana’nın Yaşamöyküsü”nü okuyabilirsiniz, (Doğan Kitap).
Gerçekten güzel bir kitap.
Ve yalnız aklıyla değil, yüreğiyle de yazmış Sevgili Faruk, değerli meslektaşım...


-- Yazan: sesilyildirim | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

----- HAYIRLI KANDİLLER -----
19/3/2008
Kategori: dini

      Mevlit Kandili ya da Veladet Kandili, Mavlid al-Nabi, İslam dininin peygamberi olan son peygamber Hz.Muhammed(s.a.v)'in doğum gecesi aynı zamanda Hicrî Rebiul-evvel ayının onikinci gecesidir. Klasik dönemde (Asr-ı Saadet ve Dört Halife Dönemi) kandiller yer almadığı için geçmişi pek eskiye dayanmamaktadır.

         Mevlid, "doğum zamanı" demektir. İslam'da Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Hz.Muhammed(s.a.v)'in doğum günü farklı mezheplerden birçok Müslüman tarafından kutlanır. Şiiler 17. günü Mevlid günü ve 17'ye dönen geceyi de Mevlid Gecesi olarak adlandırırlar. Bu iki tarih arasındaki haftayı da Vahdet Haftası ilan etmişlerdir.

Kandil Geceleri İslam'ın ilk zamanlarında var olan bir adet olmayıp, hicrî 3. asırdan itibaren mistik çevrelerde kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye'de Osmanlı Devleti padişahı II. Selim'den itibaren bu kutlama gün ve gecelerinde, minarelerde kandil yakılmasıyla birlikte kandil adını almıştır.

 

CÜMLEMİZE HAYIRLI KANDİLLER...


-- Yazan: sesilyildirim | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

----- 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ -----
8/3/2008
Kategori: haber

ABD'nin new york kentindeki cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hakkettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele
vermektedirler. ama, bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. en sonunda, haklarını alabilmek için son çarelerden biri olan greve baş vururlar ve grev ilan ederler. patronların buna verdiği cevap ise hunharca bir saldırı olur. patronlar ve onlarla iş birliği yapan
"gardiyan"lar işçi kadınları fabrika binasına kilitler. patronlar, bu yolla işçi kadınlara destek veren sendika aktivistlerinin grev yapan kadınlarla dayanışmaya girmelerini önlemek amacını gütmektedir. patronların korkusu, işçi kadınların verdikleri kavganın güçlenmesi ve grevin başka fabrikalarasıçramasıdır.

fabrika binasında birdenbire beklenmedik bir yangın baş gösterir, kısa bir süre içinde binanın hemen hemen tümü alevlere teslim olur. İçerde bulunan kadın işçilerden yalnızca çok azı kaçarak canlarını kurtarabilir. fabrikanın çevresinde barikatlar kurmuş olan karşı grevcilerin çemberini yarıp dışarı çıkabilmeyi ne yazık ki pek az emekçi kadın başarabilir. fabrikada kapalı kalan yüzün üzerinde işçi kadın alevler içinde can verir.

aynı yıl yine tekstil, tütün ve diğer endüstri kollarında kadın işçiler mücadeleyi devam ettirirler, işlerini bırakarak grev dalgasını sürdürürler.

grevler 1909 yılında da devam eder. manhattan'da tekstilde çalışan 20. 000 kadın işçinin ilan ettiği grevde, binlercesi tutuklanır. buna rağmen, grev önlenemez. İki ay süren grevin sonunda kadın işçiler kavgasını verdikleri hakları elde ederler;patronlar kadın işçilerin taleplerini kabul etmek zorunda kalırlar.

amerikalı sosyalist kadınların inisiyatifiyle, kadınların seçme/seçilme hakkı, sosyalizm mücadelesi çerçevesinde "enternasyonal kadın mücadele günü" fikri doğar her şubat ayının sonuncu pazar gününün kadınların seçme/seçilme hakkı konusunda etkinlikler ve toplantılar düzenlenmesi kararı alınır. 20
şubat1909 günü amerika'nın hemen hemen bütün kentlerinde "kadınlar günü" kutlamaları yapılır.

1910 yılında sosyal demokrat partilerin kopenhag'da düzenlediği ve 17 ülkeden 100'e yakın kadın delegenin katıldığı ii. enternasyonal kadın konferansı'nda clara zetkin' in girişimleriyle "ii. enternasyonal kadın mücadele günü" resmen kabul edilir. bu günün anlamı, dünyanın neresinde olursa olsun kadınlara uygulanan sömürü ve baskıya karşı mücadele yürütülmesi zorunluluğudur. kadınların seçme/seçilme hakkını alması, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve emperyalist savaşa karşı mücadele bütün dünya kadınlarının ortak mücadele prensiplerinin başında yer almaktadır.

19 mart 1911 günü, milyonlarca kadının katıldığı ilk "enternasyonal kadınlar günü"danimarka, almanya avusturya, İsviçre ve abd'de gerçekleştirilir. 1912 yılında, düzenledikleri yürüyüşlerle fransız, hollandalı ve İsveçli kadınlar da katılırlar kadınlar günü'ne. kadınların seçme/seçilme hakkı ve günlük
çalışma süresinin 8 saate indirilmesi, insanca çalışma koşulları ve daha yüksek ücret talepleriyle başlayan proleter mücadele, kadınların yürüttükleri mücadelenin temelini oluşturmaktadır.

1914 yılı, birinci dünya savaşı yıllarında kadınlar günü' nün büyük toplantılar ve yürüyüşlerle kutlandığı son yıl olur. bu yıl da önceki talepler yinelenir ve "savaşa karşı savaş" sloganıyla, başlayan birinci
dünya savaşı'na karşıt tavır alınır.

birinci dünya savaşı'nın beraberinde getirdiği acılar ve dertler nedeniyle 1917'ye kadar kadınlar günü yürüyüşleri ve etkinlikleri birkaç yıl boyunca yapılamaz. tâ ki, 8 mart 1917 günü petrograd'da greve gitmelerine kadar. kadın işçiler, bu grevi kadınlar günü'nde başlatarak bu güne özel bir anlam
kazandırırlar. aynı gün metal işçilerine delegeler göndererek onların da greve katılmalarını talep ederler. grev dalgası çok kısa bir süre içinde tüm kente yayılır; 8 mart akşamına kadar yaklaşık 120. 000 işçi bu grevde yerlerini alır. 1921 yılında toplanan ii. enternasyonal konferansı'nda 8 mart'ın dünya kadınlar günü olması kararlaştırılır.

İki dünya savaşı arasındaki zaman diliminde kadınların talepleri ve 8 mart kadınlar günü'nde yoğunlaştırdıkları mücadelenin içeriğini, serbest ve yasal kürtaj hakkıyla işçi kadınların hamileliklerinde ve anne olduklarında koruma altına alınmaları konuları oluşturur. ayrıca, aynı işe eşit ücret, günlük
çalışma saatlerinin ücretlerde düşme olmadan azaltılması gibi konularda kadın-erkek eşitliği konusunda getirilen istemlerdir.

8 mart, bu gelişme içinde enternasyonal kadınlar günü olarak dünya çapında yayılmıştır. kadınlar günü, bugün de, aynı başlangıçta olduğu gibi, haksızlıklara, savaşa karşı; daha iyi yaşam ve çalışma koşulları, bağımsız ve sömürünün olmadığı bir düzen ve sınıfların ortadan kalktığı eşit bir
toplum için verilen mücadele olarak algılanmaktadır.

 

 

http://www.3harf.com/8+mart+dunya+kadinlar+gunu


-- Yazan: sesilyildirim | Yorum (2) | Yorum yaz! | Bağlantı

----- Ne tuhaf bir anlayıştır bu, silahlar sustu diye kızıyor! -----
2/3/2008
Kategori: siyaset

Ne garip bir ülkeyiz, ne tuhaf bir muhalefet anlayışımız var. Kuzey Irak operasyonu kısa sürdü diye sevineceğimize, neredeyse karalar bağlayacağız.
Oysa askeri operasyon demek, ölüm demek.
Acı ve gözyaşı demek.
Bunu mu istiyoruz?..
Kaç yılda kaç operasyon yaptık. Ne kadar çok kan ve gözyaşı döküldü. Dünden bugüne yıllar yılı şehit cenazeleri kalktı, kalkıyor; taziye çadırları kuruldu, kurulmaya devam ediyor.
Yetmedi mi?
Daha çok ölüm mü?..
Kafayı mı yediniz?..
Bunca yılın getirdiği ölümlerle sorun çözüldü mü?
Hayır.
Adına ister terör, ister PKK, ister Güneydoğu, ister Kürt sorunu deyin, sorun bunca kan ve gözyaşına rağmen orada duruyor.
Hey farkında mısınız?
Sorun hâlâ çözülmüş değil.
Onun için Kuzey Irak’a askeri operasyon bitti diye, silahlar sustu diye öfkelenmeyin.
Böylesi muhalefet sorumsuz muhalefettir.
Silah üzerinden, ölüm üzerinden muhalefet insanlığa sığmaz.
Azıcık duyarlı olmaya çalışın.
Sorunun insani boyutlarını hissetmeye çalışın.
Bakın, Orhan Miroğlu bu yakınlarda ne yazmış Taraf gazetesindeki köşesinde:
“Annem, Batman’ın Raman aşiretindendi. Anadili Kürtçeydi. Ama gelin geldiği ve Kürtçeden başka Arapça, Ermenice, Süryanicenin de konuşulduğu Midyat’ta Arapçayı da öğrenmişti.
Ölünceye kadar da Türkçe öğrenmek ve konuşmak istemedi. Aslında bu inadını, biraz da, ‘dili Türkçe’ olan devletin, ailesinden birçok insanı sürgüne yollaması ve katletmesi yüzünden sürdürüyordu. Annemden Kürtçe ve Arapça öğrendim.
Yasaklanmış diller konusu, bana Diyarbakır cezaevindeki ilk görüş günümü hatırlatır. Görüş süresi çok kısaydı, beş dakikadan bile az.
Kürtçe konuşmak yasaktı.
Tutuklandıktan dört ay sonra görüşe çıkardılar. Çok beklemeden, babam ve annem yaşlarından beklenen bir yavaşlıkla kabine girdiler. Kabini aydınlatan loş ışıkta, sıfıra vurulmuş saçlarım, iyice çökmüş avurtlarım ve incelmiş bedenimle bir hayaletten farksızdım.
Annemin bu görüntüden korktuğunu hissettim. Ayakta duramadı, kabinin içine yığılıp kaldı. Dışarıda ona Kürtçe konuşmanın yasak olduğu söylendiği için, heyecandan titreyen bir sesle babama dönüp Arapça, ‘Hey Orhan vê’(Bu Orhan mıdır?) diye sordu. Babam her zamanki soğukkanlılığıyla, ‘E Behiye huvêvê’ (Evet, Behiye odur) dedi.
Gardiyanlar hemen müdahale ettiler.
Belki de ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyorlardı. Yasak Kürtçeye idi. Ama işte yaşlı kadın oğluyla Arapça konuşuyordu. Ama gardiyanlar annemin kollarına girip onu görüş kabininden çıkardılar.
Babam duruma itiraz etti:
- Haydi Kürtçeyi anladık, ama ya Arapça, Arapçayı da mı yasakladınız?
- Arapça da yasak. ‘Türkçe konuş, çok konuş!’ yazmıyor mu burada?
Evet, görüş kabininin hemen üstünde gerçekten böyle yazıyordu:
“Türkçe konuş, çok konuş!”
Bu olaydan 26 yıl sonra, Habur’u geçince başlayan topraklarda bu dil artık ‘resmi dil’ statüsünde. Buradaki Kürt çocukları, yeni bir güne, öğretmenlerine, ‘Roj baş mamosta’(Günaydın öğretmenim) diyerek başlıyorlar.
Kürtçe dünyanın mevta dilleri arasına girmekten ve hem halden anlamaz hem de ‘mevzuat bilmez’ gardiyanların merhametine terk edilmekten son anda ve Kuzey Irak’ta kurtuldu anlayacağınız.
Neler gelmedi ki bu dilin başına.
Öyle inkârlar, asimilasyonla filan açıklanabilecek gibi değil bunlar. Bu dili konuşanların kelime başına şu kadar kuruş ceza aldığı yıllar oldu. ‘Haydê dev, haydê dev’ diyerek şehirlerde ayran satarken, Kürtçe yasağına giren köylülerin, cezayı ödeyecek paraları olmadığı için mallarına el konulduğu zamanlar yaşandı.”
Evet, Miroğlu böyle yazmış...
Eğer yüreğinizi açar ve o ananın ve de bu satırların hissiyatını anlayabilirseniz, işte o zaman silahlar sustu diye öfkelenmez, barış ve demokrasiye açılan yollarda yürümeye başlarsınız.
İyi pazarlar!

http://www.milliyet.com.tr/Default.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=500776&AuthorID=63


helal olsun sizde olmazsanın kim yazıcak bunları ....


-- Yazan: sesilyildirim | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

----- web grafik sevenler -----
27/2/2008

arkadaşlar photoshop,freehand,html vs. programlara ilginiz varsa muhakkak bloğuma beklerim...yeni açtığım blogta sizlerleyim :)

 

http://webgrafiktasarim.blogcu.com/


-- Yazan: sesilyildirim | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı


<- :: Sonraki Sayfa ->


--- Hakkımda---

--- Bağlantılar ---

--- Son Yazılar ---

--- Kategoriler ---

--- Arkadaşlarım ---

--- Linkler ---

Free Web Page Counters

susamsokagi.org